Андрей Смирнов
Время чтения: ~31 мин.
Просмотров: 0

Kadında ve Erkekte Hipogonadizm Hipo Nedir? Nedenleri ,Türleri, Belirtisi ve Tedavisi

Halk arasında “kemik erimesi” olarak bilinen osteoporoz, artan yaşla birlikte etkisini gösteriyor. Vücudumuzu taşıyan kemiklerin kütlesindeki azalma, kırıkların, ağrıların artmasına neden oluyor. Ancak osteoporoz bir kader değil. Bilinçli bir beslenme ve aktif bir yaşam ile ilerleyen yaşlarda da sağlıklı bir kemik yapısına sahip olmak mümkün… Halk arasında kemik erimesi diye biliniyor osteoporoz. Aslında bu rahatsızlıkta kemiğin erimesi değil, birim başına düşen kemik kütlesinde azalma söz konusu. Daha açık bir anlatımla, kemiğin içi boşluklarla dolunca kemik de gözenekli ve daha kolay kırılabilir bir hale geliyor… İnsandaki birçok dokuda olduğu gibi, kemik dokusunda da sürekli bir yapım ve sürekli bir yıkım vardır. Ömrünü tamamlamış dokuları vücut uzaklaştırırken yerine yenisi gelir. Gençlerde, gelişmekte olanlarda yapım daha fazladır, orta jenerasyonda yapım ve yıkım dengededir. Yaşlı jenerasyonda yıkım daha fazladır. İşte yıkım daha fazla, yapım daha az olunca, yıkılan kısımların yerleri boşluklar halinde kalır. Yaşlılıkta oluşan post menopozal osteoporoz veya senil osteoporoz, insanın yaşamı içinde karşılaşacağı doğal bir durum. Ancak osteoporozun bir hastalık olduğu durumlar da söz konusu. Örneğin genç erişkinlerde görülen idiopatik osteoporozlar gibi… Bu rahatsızlık hormon dengesi bozulduğunda, kemik yapım ve yıkımını etkileyen diğer faktörler işin içine girdiğinde- ki bunlar gelişim hormonları olabilir, tiroid hormonları olabilir- karşımıza çıkabilir. Bu tür osteoporozlar, “sekonder osteoporoz” adıyla anılıyor. Bu sayfalarda ele alacağımız konu ise ilk gruba giren, yaşlılık döneminde ortaya çıkan osteoporoz. Acıbadem Kozyatağı Hastanesi uzmanları Prof. Dr. Metin Türkmen ve Prof. Dr. Zeynep Güven’den konuyla ilgili detayları sizin için anlatmalarını istedik. Osteoporozun belirtileri Osteoporozun en yaygın bulgusu, omurga bölgesinde, sırt bölgesinde görülen ağrılar. Bu ağrıların nedeni de zayıflayan kemikte görülen mikro kırıklar olarak açıklanıyor. Prof. Dr. Metin Türkmen konuyla ilgili şöyle konuşuyor: “Sağlıklı kemiklerimizde mikroskobik düzeyde bir sürü kırık olur. Bu kırıklar vücut tarafından yapılan yeni kemik dokusu ile hemen onarılır. Ama bu yapım ve tamir olayı osteoporozda duraklamaya girince, o mikro kırıklar büyüyerek makro kırıklar haline gelir. Osteoporozun en kolay görüldüğü bölge omurgadır ve oluşan kırıklar kendini ağrıyla belli eder. Dolayısıyla kritik yaş dönemine girmiş bir kadın sırtının ağrıdığını belirttiğinde, ilk akla gelen osteoporoz olur. Bunun dışındaki yaygın belirtiler de kolay kırıklardır. Orta yaş dönemindeki insanların düştüklerinde en çok el bileklerinde kırıklar görülür. Düşerken kendilerini korumak için ellerini uzattıkları esnada, el bileklerinde kırıklar oluşabilir. Kişi biraz daha yaşlanınca, düşmeyle kalçası kırılır. Biraz daha yaşlanınca, özellikle kasları da zayıf ise kafasının ve göğsünün ağırlığı altında ezilen omurgasındaki kırıklar nedeniyle sırtında eğrilikler görülür.” Osteoporozu önlemenin yolları Osteoporozlu bir kemik kaslar tarafından iyice destekleniyorsa, yani hasta yaşlanmış ve osteoporozlu olsa da düzenli hareket ediyorsa, kalça, sırt ve bel kasları kuvvetliyse, kırık oluşumu daha az oluyor. Prof. Dr. Türkmen, bunu şöyle açıklıyor: “Bir kemiğin kırılmalara karşı direnebilmesi için tek başına kuvvetli olması yetmez. O kemiği koruyan ve hareketlendiren bir de kas dokusu var. Kasların da, kasları yöneten sinir sisteminin de sağlam olması gerekir. Osteoporoz, kemiğin kütlesinin azalmasından kaynaklandığına göre, bunu önlemek için öncelikle kemik depolarını dolduğu sürece çok doldurmak gerekir. Kemikteki kalsiyum depoları ilk yirmi beş yıl çok kolay dolar. Yirmi beş yılla kırk beş yıl arasında zoraki dolar, ama kırk beş yıldan sonra pratik olarak bu depolara ilave yapmak mümkün değildir. Artık bütün gayret, olanı muhafaza etmek içindir. Kemik depolarını gençliğinde doldurmayan birisi, yaşlılıkta osteoporozdan kurtulamaz.“ Prof. Dr. Türkmen’in söylediğine göre, vücutta öyle bir denge var ki, kullanılmadığı veya ihtiyaç olmadığı zaman o maddeyi biriktirmiyor. Kalsiyumun da vücutta depolanması için, vücudun ona ihtiyacı olması gerekiyor. Bu nedenle de insanın aktif, sportif, hareketli olması önemli. “O zaman vücutta kuvvetli kemiğe ihtiyaç olacaktır, kemik depoları dolsun diye de vücudun kalsiyuma ihtiyacı olacaktır” diyen Prof. Dr. Türkmen kalsiyumun osteoporozu önlemede tek başına yeterli olmadığını vurgulayarak şöyle konuşuyor: “D vitamini de çok önemlidir. D vitaminini aktif hale getirmek için güneşe çıkmak gerekir. Sonuç olarak şunu söyleyebiliriz: Gıdamızda kalsiyum olmalı, beyazpeynir, süt ve yoğurdu daha çok tüketmeliyiz. Aldığımız bu kalsiyumu depolamak için, spor yapmalıyız, egzersiz yapmalıyız, kısacası aktif olmalıyız. Aktif olmadan osteoporozla mücadele etmek mümkün değildir.“ Prof. Türkmen, yaşlılıkta yapılan kemik yoğunluğu ölçümünde sağlıklı bir karara varabilmek için, gençlik dönemindeki kemik yoğunluğunu da bilmenin önemli olduğunu vurgulayarak, yaşlılık dönemini beklemeden, gençlik döneminde de kemik yoğunluğu ölçümü yaptırmanın önemini vurguluyor. Zira, gençlik döneminde kemik yoğunluğu düşük olan ve bunu bilmeyen birisi için yaşlılık döneminde yapılan ilk kontrolde tespit edilen düşük yoğunluk değeri, yanlış değerlendirmelere ve paniğe neden olabiliyor Kimler risk altında? Sekonder osteoporoz denilen, genç yaştaki insanlarda bile osteoporozu tetikleyebilecek birtakım faktörler var. Bunların başında da ilaç kullanımı geliyor. Özellikle kortizon kullanan veya uzun dönemde kullanması planlanan hastaların osteoporoz yönünden ilacı kullanmadan önce değerlendirip kullanım sırasındaki değerlerine göre gerekirse osteoporoz tedavisine başlanabiliyor. Prof. Dr. Zeynep Güven bunu şöyle açıklıyor: “Kortizon, kemik yıkan hücrelerin faaliyetini bir miktar artırıyor, daha doğrusu bunların faaliyetini frenleyemiyor. Dolayısıyla aynı zamanda yapım devam ediyor ama yıkım arttığı için – zaten osteoporozun da temel mekanizması bu – ilacın da böyle bir olumsuz yan etkisi oluyor. Bu tür ilaçların bazı hastalıklarda çok erken yaşlarda, zorunlu olarak uzun süreli ve yüksek dozda kullanımları gerektiği için, bu hastalar osteoporoz açısından özellikle riskli grubu oluşturuyor. Uzun süreli antiepiletik ilaç kullananlar ya da antikoagulan yani kanı sulandırıcı ilaç kullananlar da bir miktar riskli ama en yüksek riski taşıyanlar kortizon kullananlar.” Bunun dışında özellikle menopoza girme dönemi çok önemli. Eğer özel bir risk yoksa menopoz öncesinde özel bir tarama yapılmıyor. Menopoza giriş döneminde temel kemik yoğunluğu ölçümü yapıp kişinin o anda bulunduğu durum değerlendiriliyor. Prof. Dr. Zeynep Güven, eğer herhangi bir kontraendikasyon riski yoksa kadın doğum hekimi de uygun görüyorsa, hastaya beş seneyi aşmamak şartıyla östrojen hormonu önerildiğini söylüyor. Prof. Dr. Güven şöyle devam ediyor: “Östrojen hormonu kullanabilen kadınlarda çok yakın ve sık takibe gerek yok, çünkü östrojen hormonunun kemik yıkan hücrelerin faaliyetini yavaşlatma, dolayısıyla osteoporozu önleme gibi olumlu bir etkisi var. Ama bir şekilde menopoza giren kişi hormon alamıyorsa, ya da aldıktan belirli bir süre sonra reglden kesiliyorsa ilk beş yıl içerisinde osteoporoz gelişme riski veya başlama riski yüzde 40. Dolayısıyla bu ilk beş yıllık süre, osteoporozu biraz hızlı bekleyebildiğimiz bir dönem. Bu dönemde gerekirse yıllık ya da iki yılda bir kez olmak üzere takiplerini yapıp osteoporoza doğru bir gidiş varsa, o zaman kemik yıkım hücrelerinin faaliyetini yavaşlatan birtakım ilaçların kullanımına başlıyoruz.” Öte yandan menopoza girmiş her kadının kalsiyum ihtiyacı arttığı için, mutlaka kalsiyum desteği sağlanıyor. Bunun yanı sıra, D vitamini eksikliği Türkiye’de önemli bir sorun. Yapılan son araştırmalar da bu konunun önemini destekleyici nitelik taşıyor. Ülkemizin içinde bulunduğu Ortadoğu grubu kadınlarda, özellikle osteoporozu olanlarda yüzde 80’lerin üzerinde D vitamini eksikliği saptanmış durumda. Prof. Dr. Zeynep Güven, bu nedenle D vitamini takviyesini de yaygınlaştırmaya çalıştıklarını vurguluyor. Uygulanan tedaviler “Osteoporoz teşhisi konan hastada bir komplikasyon yoksa, yani kırık oluşmamışsa koruyucu tedaviye başlanıyor. Koruyucu tedavide ana çıkış noktası hastayı aktif hale getirmek, egzersiz yapmasını sağlamak. Tempolu yürüyüşler kemiğin mevcut kuvvetini korumasını sağlıyor. Aktivite ve hareket sayesinde kişinin kasları geliştikçe, kemiklere gelen zorlayıcı kuvvetler de azaltılmış oluyor ve dolayısı ile kırık riski de düşüyor. Prof. Dr. Türkmen bunun dışında bir de koruyucu ilaç kullanımına başlanabileceğini vurgulayarak şu bilgileri veriyor: “Bu ilaç grupları osteoporoz döneminde görülen yıkımı azaltabilir ve dengeleyebilir. Dolayısıyla bu tür ilaçları da hastanın yaş grubuna uygun olarak tedavide kullanıyoruz. Ancak tek başına ilaç pek bir şey ifade etmez, önemli olan aktif olmaktır.“ Tedavinin bir diğer yanı da, oluşan komplikasyonlarla ilgili. Örneğin omurgasında kırıklar başlayan, bu kırıklara bağlı ağrıları olan hastayı korumak için bazı tedbirler alınıyor. Bu tedbirler şöyle sıralanabiliyor: Egzersizler yaptırılıyor, mevcut omurga kırığının artmasını önlemek için hasta korselenip, çökmüş olan omurgaların içi kemik çimentosu ya da buna benzer bazı organik malzemelerle doldurularak omurganın daha fazla çökmesi engelleniyor. Böylelikle hastaların hem ağrısı diniyor hem de duruşu düzeliyor, hasta yaşam kalitesine tekrar kavuşuyor. El bileği ve kalçasında kırıklar mevcut olan hastanın da tedavisi yapılıyor. Bütün bu tedavilerde hastayı ağrısız ve aktif bir hale getirmek amaçlanıyor. Çünkü bu yaş grubunda hareketsizlik dönemi uzadıkça, osteoporoz hızla ilerliyor. “Osteoropozu ilaç ve ilaç dışı yöntemlerle tedavi etmenin yanı sıra önemli olan, kişisel risk faktörlerini göz önünde bulundurarak osteoporozun gelişmemesi için önlem almaktır” diyen Prof. Dr. Güven, osteoropozu önlemede de en önemli silahın aktif bir yaşam sürmek, düzenli egzersiz yapmak, yeterli kalsiyum ve D vitamini almak olduğunu bir kez daha vurguluyor.

Miyopati kaslarda ortaya çıkan bir hastalıktır. Miyopati hastalığı kas zayıflığına sebep olur ve tedavi edilmediği taktirde hastanın yaşamını son derece zorlu hale getirir. Vakanın ileri durumlarında hasta bir sandalyeden doğrulmakta bile zorlanabilir. Miyopati nedir, belirtileri ve tedavi yöntemleri nelerdir ? Hepsini yazımızda anlattık.

Miyopati

Miyopati kasların yapısal veya işlevsel bozulmasından ortaya çıkan bir grup bozukluktur. Bu hastalık kas zayıflıklarına neden olur. Aile hekimleri veya nöroloji uzmanlarına başvuran hastalar arasındaki en yaygın şikayetlerden biridir. Miyopati, innervasyon veya nöromüsküler bozukluklardan bağımsız bir kas hastalığıdır. Bu hastalık kalıtsal, enfeksiyonel, metabolik, uyuşturucu kaynaklı veya toksik sebeplerden gelişebilir. Bu hastalığın kaynakları çok değişken olmaktadır.

Yorgunluk, egzersiz intoleransı ve miyaljiler, miyopatik olmayan birçok durumda ortaya çıkabilir. Bu yüzden miyopati tanısı konmadan önce her hastanın son derece kapsamlı bir muayeneden geçirilip; yeterli laboratuvar, radyolojik, elektrodiyagnostik ve patolojik çalışmaların yapılması gerekmektedir.

Neredeyse her tür miyopati, iskelet kaslarının zayıflamasına yol açar. Özellikle de göğüsün ve omuz kaslarının içinde bulunduğu, vücudun merkezine en yakın olan kasları etkiler. Eller ve ayaklarda ki gibi kaslar yani vücudun merkezinden (distal kaslar denilen kaslar) daha uzak olan kaslar genellikle daha az etkilenir. Kas distrofileri gibi bazı miyopatiler genellikle erken yaşta ortaya çıkarlar ve bazıları daha ileri yaşlarda gelişir.

  • Dünyadaki kalıtsal miyopati insidansı yüzde 14 civarındadır.
  • İnflamatuvar miyopatilerin dünya çapındaki insidansı (ör., Dermatomyozit, polimiyozit), 100.000 kişi de 10’dur. Bu bozukluklar kadınlarda daha sık görülür.
  • Endokrin ve metabolik miyopatilerin görülme sıklığı bilinmemektedir.

Miyopati Nedenleri ve Risk Faktörleri

Kalıtsal miyopati, genetik bir kusurdan kaynaklanır. En sık görülen kas distrofileri -Duchenne MD ve Becker MD- X kromozomu üzerindeki genetik bir kusurdan kaynaklanmaktadır.

Diğer miyopati tipleri için risk faktörleri şunlardır:

  • Vücudun kendi sistemi tarafından oluşturulan bozukluklar (örn., Miyasteni gravis, skleroderma, tiroidit)
  • Endokrin bozukluklar (örn., Cushing sendromu, hipotiroidizm, hipertiroidi, Addison hastalığı)
  • Toksinlere maruz kalma (örn., Herbisitler, böcek öldürücü ilaçlar,kimyasallar)
  • Enfeksiyon (örn., HIV, Lyme hastalığı, trichinosis)
  • D vitamini eksikliği, vitamin E veya A toksisitesi
  • İlaçlar (örn., Bazı antihistaminikler, uzun süreli kortikosteroid kullanımı)
  • Metabolik bozukluk (örn., Glikojen ve lipid depolama hastalıkları)

Miyopati Belirtileri

Belirtiler her miyopati türünde farklılık gösterse de, bu belirtiler için bazı genellemeler yapılabilir. İskelet kası güçsüzlüğü, kas gerilmesi ve gevşek felç gibi bazı göze çarpan belirtiler, çoğu miyopatinin belirleyici özelliğidir. Çoğu miyopatide, güçsüzlük öncelikle omuz, üst kol, uyluk ve pelvis (proksimal kaslar) kaslarında ortaya çıkar. Bazı durumlarda, hastalığın ileri evrelerinde ellerde ve ayaklardaki distal kaslarda da güçsüzlük görülebilir.

Kas hastalığının diğer tipik belirtileri arasında aşağıdakiler bulunur:

  • Kramp
  • Ağrı
  • Sertlik
  • Hassaslık
  • Kas Sıkışmaları

Başlangıçta, bu hastalığa sahip olan bireyler en ufak bir fiziksel aktivitede bile yorulabilirler. Merdiven çıkmak gibi aktiviteler, pelvik ve bacak kaslarındaki güçsüzlük nedeniyle inanılmaz derece de zorlaşabilir. Hastalar bir sandalyeden doğrulmakta bile zorlanabilirler.  Miyopati ilerledikçe hastalarda kas erimesi görülebilir.

Tedavi

Miyopati tedavisi hastalığın nedenine bağlı olarak değişmektedir. Miyopatinin net bir tedavisi yoktur. Bu hastalığın tedavisinde hastalığın ilerlemesinin yavaşlatılması amaçlanır. Kas distrofileri ve iltihaplı miyopatiler için ilaç tedavisi kullanılmaktadır. Miyopati hastalığında ağır fiziksel aktivitelerden kaçınmak gerekir. Hastalıkta nefes alma problemleri gelişirse, hastaya spirometre testi uygulanır ve solunum hacmi ölçülür. Solunum fonksiyonunu iyileştirmek için bazı ilaçlar kullanılabilir ancak ne yazık ki solunum kaslarını tam anlamıyla güçlendirecek bir yol yoktur.

Kortikosteroidler (örn., Deflazakort, prednison) tedavi için en etkili ilaçlar gibi gözükmektedir. Her ikisi de Duchenne distrofisi olan erkek çocuklarda yaklaşık 6 ay boyunca kas gücünü ve yürüme yeteneğini geliştirir. İlk tedaviyi takiben hastalığın ilerlemesi 3-5 yıl geciktirilebilir.

Uzun süreli kortikosteroid kullanımı, aşağıdakiler de dahil olmak üzere ciddi yan etkilere neden olabilir:

  • Kemik kaybı (osteoporoz)
  • Depresyon
  • Yüksek tansiyon (hipertansiyon)
  • Ciltte incelme
  • Kilo alımı

Bu yan etkilere karşı koymak için kalsiyum takviyeleri ve antidepresanlar reçete edilebilir. Kas kasılmaları için fizik tedavi uygulanmaktadır. Kas kasılmalarını önlemek ve tedavi etmek için halihazırda kullanılabilen bir ilaç yoktur. Ağır kasılma vakalarında topuk kordonu ameliyatı ve omurga doğrultma ameliyatı gerekebilir.

Komplikasyonlar

Miyopati ciddi komplikasyonlara neden olabilir. Hastalığın ilerleyen aşamalarında kalp kası etkilenirse, anormal kalp ritimleri veya kalp kasının güçsüzlüğü (kardiyomiyopati) gelişebilir. Kardiyomiyopatisi olan bir hasta konjestif kalp yetmezliği (KKY) riski altındadır.

Nefes alma ile ilgili kaslar zayıflarsa, miyopati önemli solunum sıkıntılarına, pnömoniye, grip ve diğer solunum yolu enfeksiyonlarına neden olabilir. Ağır vakalarda, hastalar genellikle nefes almaya yardımcı olan bir makineye (solunum cihazı) ihtiyaç duyarlar.

Kaynaklar

Yorum ekle

Gluten intoleransının sık görülen semptomları ishal, kramp, şişkinlik, gaz, kabızlık ve anemidir. Gluten intoleransından kaynaklanan ve otoimmün bir hastalık olan çölyak hastalığı, aynı semptomların çoğuna sahiptir.

Çölyak hastalığının belirtileri hafif veya şiddetli olabilir. Bazı insanlarda hiçbir belirti görülmeyebilir ancak bağırsak hasarı yine de gelişmektedir. Çölyak hastalığı bazen irritabl bağırsak sendromu, Crohn Hastalığı veya gastrik ülser olarak yanlış tanı konabilir.

Çölyak hastalığı sindirim sistemi belirtileri şunlardır:

♦Karın şişkinliği ve ağrı

♦İshal

♦Kusma

♦Kabızlık

♦Soluk ve kokulu dışkılama

Çölyak hastalığı olan pek çok yetişkinin sindirim sistemi belirtileri görülmeyebilir. Ancak, besin maddelerinin emilimindeki başarısızlık, kilo kaybı ve yetersiz beslenme gibi diğer sorunlara neden olabilir.

Kilo kaybı veya malnütrisyon ile ilgili belirtiler şunları içerir:

♦Anemi

♦Yorgunluk

♦Osteoporoz

♦İnfertilite

♦Ağız ülseri

♦El ve ayaklakda karıncalanma ve hissizlik

Bazı hastalarda dermatitis herpetiformis olarak bilinen, kaşıntılı, kabarcık döküntüler görülebilir. Dirsekler, dizler, kafa derisi, kalça ve sırt çevresinde yoğun bir yanma hissiyle başlayabilir. Kırmızı, kaşıntılı kabarcıklar kümeler oluşur. Genellikle gençlerde ve erkeklerde daha sık görülür. Döküntü genellikle glutensiz bir diyetle düzelebilir.

Çölyak hastalığı olan bazı hastalarda da depresyon, sinirlilik, hafıza zayıflığı ve konsantrasyon sorunları yaşanabilir.

Çocuklarda Çölyak hastalığı uyarı işaretleri nelerdir?

Çölyak semptomları çocukluk çağında, hatta gluten içeren gıdalar ile tanıştığında başlayabilir. Belirtiler kusma, şişkinlik, ağrı, diyare ve sinirlilik görülebilir. Hastalık, büyümenin yavaşlamasına veya hatta okulda başarısızlığa neden olabilir. Çölyak hastası çocukların dişleri kötü şekillenmiş olabilir.

Kimlerin Çölyak hastalığına yakalanma riski yüksektir?

Kesin olarak nedeni bilinmese de, aşağıdaki faktörler Çölyak hastalığı gelişmesinde risk oluşturmaktadır:

♦Çölyak hastalığı olan aile üyesinin olması

♦Yenidoğanlarda 3 aylıktan önce glutene maruz kalma

♦Genetik olarak yatkın olan insanlarda duygusal stres, gebelik veya ameliyat

♦Tip 1 diyabet, tiroid hastalığı veya diğer otoimmün hastalıkların varlığı

♦Down sendromu veya Turner sendromu gibi başka bir genetik bozukluğu olanlar

Çölyak Hastalığı bağırsakta nasıl bir hasar oluşturur?

Çölyak hastalarında, vücudun bağışıklık sistemi gluten içeren gıdalar tarafından tetiklenir. Antikorlar bağırsak duvarına saldırır, ince bağırsaktaki küçük saç benzeri yapıları (villus) tahrip eder, düzleştirir veya yok ederler. Hasar görmüş villuslar bağırsak duvarından besin maddelerini etkin şekilde ememezler. Sonuç olarak, yağlar, proteinler, vitaminler ve minerallerin emilimi bozulur.

Çölyak hastalığı tanısı nasıl konur?

Kan Testleri:

Çölyak hastalığının semptomları çeşitlilik gösterebileceği için genellikle teşhis konulmaz veya yanlış tanı konur.  Kan testinde, çölyak hastalığınız olduğunu düşündüren belirli antikor düzeyleri tespit edilebilir.

Bu antikor testleri şunlardır:

Doku transaminaz antikorları (tTG) IgA ve IgG

Anti gliadin antikorları (AGA) IgA ve IgG

Anti-Endomiziyal Antikorlar (EMA), IgA

Anti-retikülin antikorlar IgGA (ARA)

Genetik testler de Çölyak hastalığı hakkında önemli bilgi vermektedir. DQ2 veya DQ8 genlerine sahip olanlarda hastalığın görülme riski artmaktadır ancak birçok kişi bu genlere sahip olsa da Çölyak hastalığı gelişmez.

Bağırsak Biyopsisi:

İnce bağırsak biyopsisi kan testi bulgularını doğrulayabilir. Bir endoskop ağız ve mide yoluyla ince bağırsağa yerleştirilir ve az miktarda doku çıkarılır. Çölyak hastalığı, bağırsaktaki küçük villusları tahrip veya yok eder.

Çölyak hastalığı tedavi edilmezse ne olur?

Çölyak hastalığı olan çocukların % 60 ve yetişkinlerin % 40 kadarında semptom olmayabilir. Hasar görmüş bir bağırsak duvarı, besin maddelerini düzgün şekilde emmeyebilir ve malnütrisyon riski altında olabilirler. Çölyak hastalığı olan kişiler tedavi edilmezse osteoporoz, infertilite ve bazı nörolojik sorunların gelişme riski artar.

Çölyak hastalığı nasıl tedavi edilir?

Çölyak hastalığının kesin bir tedavisi yoktur, fakat glutenden sakınılması semptomları durduracak ve bağırsağın kendini onarmasına izin verecektir.

Gizli glutenin farkında olun.

Çok çeşitli gıdalar işlenmiş et, patates cipsi, patates kızartması,  soslar ve çorbalar gluten içerebilir. Rujlarda veya ilaçlarda olabilir.  Şarap ve damıtılmış alkol genellikle güvenlidir ancak biralar tahıllardan yapılır.

Çölyak Hastalığı İle Yaşam:

Et, balık, pirinç, fasulye, meyve ve sebzeler gluten içeren maddeler olmadan hazırlandığında çölyak hastalığı olan insanlar için uygundur. Bazı lokantalarda artık glutensiz yemekler sunulmaktadır. Glutensiz makarna, pizza ve kurabiye satışı yapan yerler mevcuttur. Diyete sıkı sıkıya bağlı kalmak sağlık sorunlarını önleyebilir.

ÇÖLYAK HASTALIĞI NEDİR?

çölyak hastalığı nedir çölyak hastalığı nedir belirtileri nelerdir çölyak hastalığı nedir kısaca çölyak hastalığı nedir ve tedavisi çölyak hastalığı tanısı çölyak hastalığı tedavisi varmı çölyak hastalığı testi nasıl yapılır Gluten nedir glutensiz glutensiz diyet glutensiz ürünler 2018-01-01image

Testosteron ve Düşük Testosteron

Yaşlanma ve Testosteron Seviyesi

Yaşlanmayla birlikte testosteron seviyesindeki düşüş normaldir. Bazen buna andropoz ya da erkek menopozu denir. Birçok erkek için bu düşüş, herhangi belirgin bir probleme yada belirtiye yol açmaz iken, bazı erkeklerde ise kas kütlesindeki azalma, depresyon ve cinselliğe daha az ilgi duyma gibi problemler ortaya çıkar.

Düşük Testosteron ve Vücut

Düşük testosteron bazı erkeklerde görülür değişikliklere yol açar.

  • Daha küçük, daha yumuşak testisler
  • Daha büyük göğüsler
  • İnce kaslar (yıllar geçtikçe yavaş bir şekilde olur)
  • Vücut kıllarının dökülmesi (yıllar geçtikçe yavaş bir şekilde olur)

Düşük Testosteron Kemikleri Etkiliyor

Osteoporoz (kemik erimesi) ya da cam kemik hastalığının kadın hastalığı olduğunu düşünebilirsiniz fakat bu hastalıklar erkekleri de etkileyebilir. Düşük testosteron ana sebeptir. Testosteron seviyesi düştükçe, kemikler incelebilir, güçsüzleşebilir ya da kırılabilir.

Düşük Testosteron ve Cinsellik

Testosterondaki düşüş her zaman cinsel bir probleme sebep olmaz. Fakat bu düşüş, beyninizin ve vücudunuzun tahrik olmasını zorlaştırabilir. Bazı erkekler cinselliğe olan ilgilerini tamamen kaybederken bazıları ise sadece libidolarındaki düşüşünü fark ederler. Düşük testosteron ayrıca, ereksiyon olmayı ya da ereksiyon halinde kalabilmeyi de zorlaştırabilir.

  • Ayrıca bakınız; Sabah Ereksiyonu Neden Olur

Testosteron, Ruh hali ve Düşünme

Düşük Testosteron ve Kısırlık

Testosteron, erkek vücudunun sperm üretmesine yardımcı olur. Testosteron hormon seviyesi düşük olduğunda erkeğin sperm sayısı da düşük olabilir. Erkeğin yeterli spermi olmazsa da baba olması mümkün olmayabilir.

Düşük Testosterona Ne Sebep Olur?

Yaşlanmak, testosteron seviyesinin düşmesindeki en büyük nedendir. Buna ek olarak aşağıdaki bazı hastalıklar da bunun sebebi olabilir.

  • Tip 2 diyabet
  • Karaciğer problemleri
  • Obezite
  • Hipofiz bezi problemleri
  • Testis yaralanmaları
  • Tümörler

Test Yaptırmalı mıyım?

Aşağıdaki problemleri yaşıyorsanız doktorunuz test yaptırmanızı önerebilir.

  • Ereksiyon olamama
  • Düşük cinsel dürtü
  • Düşük sperm sayısı
  • Boy, vücut tüyleri ve kas miktarındaki azalmalar

Düşük testosteron hastalığınız varsa doktorunuz hormon seviyelerinizi test etmek isteyebilir.

Astım Belirtileri

image

Astım hastalığının belirtileri nelerdir, hastalığın ilk aşamasında astım aşağıda bulunan semptomlarla karakterize edilir;

  • Nefes darlığı
  • Boğulma hissi
  • Öksürük

Sunulan belirtilerin dışsal uyaranlar olup olmadığına bakılmaksızın ortaya çıktığı zaman  büyük bir kaygı meydana gelir. Eğer nefes darlığı ve boğulma sorununa öksürük eklenirse, o zaman şu belirtilerle karakterize edilecektir;

  • Kuru tip
  • Öksürük oluşması, nefes darlığı veya boğulma ile eşzamanlı olarak gerçekleşmektedir.
  • Bir saldırı sonrasında öksürük sesleri ile balgam atılır ama oluşum az miktarda olur.

İçinde pıhtılar varsa ya da renk değişirse bu bakteri veya mikropların eklenmesinin belirtisidir. Bu nedenle olası bir komplikasyonun da kanıtıdır. İlk belirtiler ortaya çıktığında, daha sonra tartışılacak olan bir sonraki kompleksin oluşumunu beklemeden derhal KBB’ye gitmek gerekir.

Nefes darlığı ve öksürükten sonra başka bir aşamada başlar. Bu belirti daha karmaşıktır ve aşağıdaki semptomlar eşlik eder;

  • Uzun süreli inspirasyon ile yüzey türünün sıkça soluma
  • Nefes verme esnasında hırıltılı tutulma
  • Nefes verme sürecinde kişinin spesifik konum sorunu

Nefes darlığı sorunları sadece birkaç fiziksel aktiviteden sonra nefes almakta zorlanan insanlarda değil, maraton koşmuş sporcularda dahi gözlemlenebilen bir sorundur. Astım hastalığı akciğerlerde bronş olarak isimlendirilen hava yollarında tutma sağladıktan sonra göğüs bölgesinde sıkışma hissiyatı,  öksürük,nefes darlığı tarzında yakınmalara yol açan hastalıktır. İnsanların hava yollarında mikrobik olmayan iltihaplanmalar ve  tıkanma gözlemlenmektedir. İnsanların şikâyetleri zaman içinde hatta o gün içinde bile değişkenlik gösterebilir. Astım hastalığının en önemli belirtisi uzun süre devam etmekte olan kuru öksürüktür. Bu sorun hem çocuklarda hem de yetişkinlerde görülebilir.

Alerjik astımın birden çok belirtisi bulunur ama en önemli belirtisi uzun süre devam etmekte kuru öksürüktür. Öksürük dışında gelişen diğer semptomlar arasında;

  • Koşarken, hızlı fiziksel hareketler sırasında göğüs bölgesinde hırıltı, hışırtı sesi, 
  • Yemek kokusu, sigara dumanı, boya gibi ağır koku durumlarında yaşanılan öksürük, hırıltı ya da nefes darlığı,
  • Gece veya sabah uyanıldığı zaman ortaya çıkan inatçı öksürük
  • Uykuda öksürük ile nefes darlığı
  • Dönemsel şekilde nefes darlığında artış
  • Soğuk algınlığı yakınmalarından kaynaklı göğüs bölgesi civarında hissedilmeye başlayan sorunlar ve iyileşme sürecinin 3 haftadan uzun sürmesi
  • Şikâyetlerin mevsime göre değişiklik göstermesi
  • Yaşanan belirtiler sonrasında kullanılan ilaçlarla beraber şikâyetlerin azalması

Yaşlılarda Belirtiler

Astım belirtileri yaşlılarda sabahın erken saatlerinde veya yatmadan hemen sonra meydana gelir. Yaşlılarda bronş spazmına ek olarak, patoloji seyri, pulmoner amfizemin yaş formuna göre ağırlaşma meydana gelir. Bu nedenle, gelecek zamanda solunum yetmezliği, kalp hastalıkları ve tedavisi oldukça zor nöbetler meydana gelir. Yetişkinlerde, yaşlılarda ve hatta yaşlı bir insanda göre genç yetişkinlerde astım hastalığının sebep olduğu saldırının bir parçası olarak hızlanan solunum ritmi tespit meydana gelir. Saldırı başlangıcında öksürük kuru  şekilde ve acı verici olur. Yaşlı kişilerde meydana gelen belirtilerden sonra mutlaka hasta kısa süre içinde uzman hekime başvurmalıdır.

Tedavi İçin Ne Yapmalı 

Astımın erken dönemde içinde teşhisi ilerleyen zamanlarda akciğerlerde meydana gelecek hasarların önlenmesi adına hayati önem taşır. Astım belirtileri ve tedavisi kapsamında hastanın şikâyeti olmasa bile uzman kontrolüne düzenli aralıklar ile gitmesi gerekir. Uzman tarafından verilecek olan ilaçların önerilen dozda ve zaman alınması, hastalığı tetikleyen alerjenlerden uzak kalınması, enfeksiyonlardan korunmak için önlem alınması, kötü kokulardan ve sigara dumanından uzak kalınması gerekir. Belli başlı aralıklar ile solunum fonksiyonlarının da kontrolünün yaptırılması çok önemlidir. Tedavinin amacı, hastalığa karşı uzun vadeli kontrol sağlamaktır. Belirli önerilerin uygulanmasını ve ilaç almayı içermektedir. Bunun için;

  • Sıra dışı bir duruma zamanında cevap almak adına sürekli olarak bir doktora başvurmak gerekir.
  • Doktor tavsiyelerini takip edilmesi çok önemlidir.
  • Solunum yollarını tahriş edici maddelerden kesinlikle kaçınılması gerekir.
  • Durumları düzenli olarak değerlendirmek çok önemlidir.

Bronşiyal astımı tedavi etmek için iki ana ilaç türü kullanılır:

  • Belirtileri hızlı bir şekilde hafifletmek adına kullanılacak ilaçlar (bronkodilatatör)
  • Sürekli bakım tedavisi için formülasyonlar (bronkodilatör ilaçlar, uzun etkili kortikosteroidler, antileukotriene ilaçlar, kromonlar,)

Astım belirtileri kapsamında tedavisinde iki farklı ilaç grubu kullanılır. Bu ilaçlar; hastalığı tedavi edecek ya da kontrol edecek ilaçlar ile rahatlatıcı ilaçlardır. Astım  belirtileri tedavisinde hangi ilacın ne kadar sürede ve hangi hallerde kullanılacağı konusunda mutlaka doktor tarafından bilgi alınmalıdır. Astımlı kişilerde ağrı kesiciler ya da aspirin aldıktan 30 dakika sonra göğüs bölgesinde sıkışma, öksürük,  gözlerde kızarma, burun akıntısı, baş ile boyun bölgesinde kızarıklık meydana gelebilir. Daha ciddi düzeyde şok ile şuur kaybı gibi durumlar da ortaya çıkabilir. Aspirine alerjisi bulunan astım hastası kişilerde, bu sorunların beraberinde burun bölgesinde polipler de bulunabilir. Gereken durumlarda hasta kişilere alerjisi olmayan ağrı kesici reçete uzman tarafından verilir. Bazı tansiyon, kalp ilaçları ve glokomun geçmesi için kullanılacak göz damlası çeşitleri, anestezi işleminde ve radyolojik tetkikler esnasında kullanılan ilaçlar astım hastası kişilerde şikâyetlere sebep olabilir. Herhangi bir doktora giden hasta kişi kendine bir ilaç reçete edilmeden önce doktora astım hastası olduğunu bildirmelidir. Uzman doktor bu bilgiler dâhilinde gerekli ilaçları reçete edecektir.

Ссылка на основную публикацию
Похожие публикации